| Yazar Administrator | |||
| Wednesday, 17 October 2007 | |||
Büyük Türk hükümdârı Yavûz Sultân Selîm’in vâlîliği sırasında, 1494 veya 1495 yılında Trabzon’da doğan Şehzâde Süleymân (Kanûnî), çocukluk ve ilk gençlik yıllarını babasının yanında Trabzon’da geçirdi. Trabzonlu bir genç gibi büyütüldü ve burada eğitildi. Annesi Hafsâ Sultân Kırım Hanı Mengli Giray’ın kızıdır. İsminin gökten indiği inanışına uyularak, Kur’ân-ı Kerîm’ den açılan sayfadaki “İnnehu min süleymâne” âyetinden ilhâm alınarak, doğan şehzâdeye de “Süleymân” adı verildi. Şehzâde Süleymân’ın doğum târihinde kesin bir ittifâk yoktur. Bu konuda Solak-zâdeTârihi’nde şöyle bir ifâde kullanılır: “Allah’ın gölgesi, devrânın hükümdârı, zamânın Süleymân’ı, İran ve Tuna ülkelerinin Hüsrev’i, Cihân mülkünün mâliki, yüce iktidâr sâhibi Sultân Süleymân Hazretleri’nin saâdetlü dünyaya gelişleri, hicret târihinden sene başı ki, 900/1494 yılında dâhil olmuş idi, âleme ayak bastı.” Sâdece yıl belirtilen bu tespitte, M. Tayyib Gökbilgin de katılmakta ve: “Süleymân, babası Selîm’ in şehzâdeliğinde Trabzon’da Sancâk beyi bulunduğu sırada, 6 teşrin II. 1494 (6 Sefer 900)’de dünyaya geldi” demektedir. Diğer kaynaklarda ay ve gün belirtmeksizin sâdece 1494 yılı verilmektedir. Bu konuda en değişik görüşü İsmâil Hâmî Dânişmend ileri sürmektedir: “Süleymân’ın babası Şehzâde Selîm (Yavûz Sultân Selîm) o sırada ehzâde Süleymân’ın doğum müjdesi İstanbul’a ulaştığında, Pâdişâh İkinci Bâyezîd çok sevinmişti. Sultân Cem’in ölüm haberiyle üzüntü içinde “Halk içinde mu’teber bir nesneyok devlet gibi, Pâdîşah İkinci Bâyezîd, birkaç defa fikir değiştirdikten sonra, Şehzâde Süleymân’ı, 6 Ağustos 1509’da Kefe Sancak Beyliği’ne tayin etmişti. Yavûz Sultân Selîm Pâdişâh olunca, oğlu Süleymân’ı İstanbul’a dâvet etmişti. Süleymân İstanbul’a gelince onun adına şenlikler yapıldı. Yavûz’un İstanbul dışına çıkışında veya seferlerinde saltanât nâibi olarak görev yaptı, aynı zamanda da Saruhan (Manisa) Vâliliği kendisine Yavûz Sultân Selîm’in, 21/22 Eylül (8/9 Şevval) Cuma/Cumartesi gecesi 1520’de Çorlu civârında ölümü üzerine, Manisa’da bulunan Şehzâde Süleymân, İstanbul’a davet edildi. Şehzâde Süleymân’a 17 Şevval 926/30 Eylül 1520 Pazar günü İstanbul’da Cülûs ve biât merâsimi yapıldı. Böylece Türk târihinde 46 yıl devam edecek “Kanûnî Sultân Süleymân Dönemi” başlamış oldu. Kanûnî Sultân Süleymân’ın 46 yıl süren saltanatının büyük bir bölümü hep savaşlarla geçti. Macarlar’ın en önemli kalesi ve kilit noktası olan Belgrad’ı 29 Ağustos 1521’de fethetti. 1522’de Rodos Adası’nı ele geçirerek buradaki Rodos Şövalyeleri Devleti’ne son verdi. Almanya İmparatoru Kral V. Şarlken’in eline esir düşen Fransa Kralı François’in yardım istemesi üzerine Mohaç’ta iki saat içinde Macar ordusunu yok etti, Macaristan’ı haritadan sildi. Bec (Viyana)’i kuşattıysa da bastıran kış üzerine 16 Ekim 1529’da kuşatmayı kaldırdı. 1532’de Graz şehrini Almanlar’dan aldı. 1534’te çıktığı Irakeyn Seferinde, Hamedan’ı, dünyanın en ünlü şehirlerinden biri olan Bağdat’ı aldı. Irak’ta Safevîler’in egemenliğine son verdi. Doğu Anadolu’da Irak’ın elinde bulunan son parçalar Erzurum ve Van’ı da ele geçirerek Türkiye’nin bugünkü doğu sınırını çizmiş oldu 1536’da Korfu, Boğdan (Moldovya) seferlerinden sonra düzenlediği Budin Seferi’nde Macaristan’ın idâre şeklini değiştirdi ve bir eyâlet olarak İstanbul’a, merkeze bağladı. Estergon Seferi’yle, Macaristan’ı Almanya’nın istilâsından kurtardı. 28 Eylül 1538’de Türk denizcilik tarihinin en büyük zaferlerinden 1553’te üçüncü defa İran üzerine yürüyen Kanûnî, Karabağ’ı, Nahcivan’ı aldı. İki yıla yakın süren bu seferden dönerken Kanûnî, 35 yıl içinde Osmanlı İmparatorluğu’nu 7,3 milyon kilometre kareden 13,7 milyon kilometre kareye çıkarmış bulunuyordu. Büyük Türk Hükümdârı Kanûni Sultân Süleyman, 1520-1566 yılları arasında 46 yıl süren pâdişahlığında ordusunun başında bizzat 13 sefere çıkarak, her seferinden başında zafer hâlesi ile dönmüştü. Doğuda ve batıda karşısındaki hükümdarlar onunla bir meydan muhârebesini kabule cesaret edemedikleri için bu seferlerin çoğu azametli bir askerî cevalân olarak kalmıştı. Seferlerinin Selâhiyetli ve hüner sâhibi bir kalem, Gâzî Sultân Süleymân Hân’la beraber dolaşırken, hamâset destanlarının yaprakları öylesine yığılır ki, Türküm diyen, o hâtıraların karşısında huşû ile eğilir. Biz burada, konumuz içine girmediği için, teferruatına girmeksizin, Kanûnî Sultân Süleymân’ın on üç seferinin yalnız isimlerini ve tarihlerini vermekle yetineceğiz: 1. Sefer-i Hümâyûn: Belgrad Seferi (18 Mayıs 1521 / 19 Ekim 1521 : 5 ay, 3 gün sürdü) Osmanlı İmparatoru Kanûnî Sultân Süleymân, ömrünün son yılında ordusunun başında bizzat 13. seferine çıkmış ve savaş alanında çadırında vefât etmiştir. Zigetvar Seferi, Almanlar’ ın 1562 yılı sonlarında akdettikleri muâhede hükümlerine aykırı olarak Erdel (Transilvanya) Prensliği’ne sokulmaları yüzünden çıkmıştır. Kanûnî, Nahcivan Seferi’nden döndüğü ta-rihten beri 10 yıl, 9 aydan sonra sefere çıkmamıştı. Bilhassa son yıllarda sırasıyla Şehzâde Mehmed’in, Veliahd Şehzâde Mustafa’nın, Şehzâde Cihangir’in, nihayet Şehzâde Bâyezid’in ve eşi Hürrem Haseki’nin ölümleriyle de iyice sarsılmıştı. 71 yaşında idi ve Osmanoğulları’ nda ırsî olarak bulunan nikris hastalığından da yıllardan beri muztaripti. Ayrıca, H.968 /M.1560-61 yılında Rüstem Paşa öldüğünden, yerine sadrâzam Semiz Ali Paşa da şişmanlığından dolayı ata binip inemediğinden, Osmanlı satvetinin düşmek üzere olduğunu sanan Nemçe Kralı, vermekte olduğu verginin gönde-rilmesinde gevşeklik göstermeğe başladı. Bu arada Semiz Paşa’nın ölümü ile yerine Sadrâzamlığa atanan Sokullu Mehmed Paşa, Osmanlı azamet ve kudretinin yeniden gösterilmesi gerektiğine inandığından, Padişâhı sefere çıkmağa teşvik etti ve heveslendirdi. Böylece o sene başarısızlıkla neticelenen Malta Seferi’nin kötü tesirleri de giderilmek istenilmiştir. Sultân Süleyman bu son seferine giderken, Edirne Kapısı’ndan çıkacağı sırada bir pîr-i fânî, yol kenarında dua edip; “— Pâdişâhım biz senden râzı idik. Hâk Teâlâ da senden râzı ola!” Demiş ve Pâdişah da, bu seferden sağ dönemeyeceği konusunda bir düşünceye kapılmıştı. Sefere çıkış fevkelâde ihtişâmlı olmuş, halkın gözlerini kamaştıran bir ihtişâm içinde geçen ak sakallı pâdişah, beyaz elbiseleriyle nûrdan bir minâ-reye Başta Şâir Bâkî olmak üzere, birçok şâir, burada kasîdeler ve gazeller takdîm etmişlerdir. Büyük Bâkî, zafer temennileriyle yazdığı güzel şiirinin son beytinde, Kanûnî’nin bu seferden sağ dönemeyeceğini sezmiş ve âdeta yüreği sızlamış gibidir: “Duâmız odur ey Bâkî, hatâdan saklasun Bârî, Kanûnî, ayaklarındaki nikris hastalığı sebebiyle yürüyemediği için, bu sefere bazan araba ve bazı yerlerde tahtırevanla gidiyor ve kasabalara girileceği zaman, dinçlik ve zindelik gösterip halk üzerinde iyi tesir yapması için ata biniyordu. Arabada giderken arızalı yolların sarsıntı yapmaması için bir istihkâm bölüğü vazifelendiriliyor, geçeceği yollar imkânlar dahilinde düzeltiliyordu. Aylar süren yolculuktan sonra, 5 Ağustos 1566’da Zigetvar Kalesi kuşatılmış, çok çetin çatışmalar olmuş, hasta yatağında çadırından savaşları seyreden Gâzî Sultân Süleymân, kale zaptının uzamasından canı sıkılmış, vezîri Sokullu Mehmed Paşa’ya hatt-ı hümâyun gönderip, “şu ocağı yanacak dahi alınmaz mı?” diyerek sabırsızlığını ve bir an önce kalenin zaptını istemişti. Ölümünden birkaç gün önce muvakkat iyilik belirtisi görülmüşse de, bu geçici olmuştur. Bağırsakları da sık sık bozuluyor, karaciğeri işlemiyordu. Bundan ötürü de yatakta otuz üç gün süren bir bekleyiş sonunda, Zigetvar’ın Trabzonlu Meflhurlar son iç kale kısmının alınmasından beş saat önce Hakka ruhuhu teslim etti. 6-7 Eylül 1566 Cuma günü akşamı, yani Cumartesi gecesi sabaha dört saat kala vefât eden Kanûnî’ nin üzerindeki iç çamaşırları Trabzon keten bezi dokumalarındandı. İmparatorluğun bir ucu Trabzon’da 27 Nisan 1495 de doğdu, öbür ucu Zigetvar’da 1566’da öldü. Hükümdârın ölümü gizli tutuldu. Düşman karşısında meydana gelen bu elîm vefât, tehlikeli bir durum yaratabilir, kapıkulu ocaklarının derin üzüntüleri dolayısıyla ayaklanmalarına sebep olabilirdi. Fakat Sokullu Mehmed Paşa’nın mâhirâne hareketi, hiçbir olayın çıkmasına meydan vermemiştir. Sokullu, Pâdişân’ın ölümünü vezîrlere bile bildirmeyerek sâdece kendi kâtibi Feridun Bey’e haber vermiş ve derhal Kütahya vâlisi Selîm’e (İkinci Selîm) Dîvân çavuşlarından Hasan Çavuş’la bir mektup gönderip, sür’atle ordugâha gelmesini bildirmiştir. Sokullu, Pâdişâhın nâşını otağ-ı hümâyûnda yıkandıktan sonra, gerçeği bilen tabîp Kaysûnî-zâde, Pâdişâhın imâmı Derviş ve rikâbdâr Mustafa, Musa ve Hasan Ağalar başta olmak üzere, on iki kişiden oluşan bir cemââtle namâzını kıldırıp, iç organlarını çıkartarak çadır içinde gömdürmüş, vücûdu tahnik (hafif mumyalama) yapılarak, ilaçlatılıp, kokulu bez ve muşambalara sarıldıktan sonra ceviz ağacından yapılmış bir tabuta konulup, Otağı Hümâyun’daki tahtın altına saklanmıştır. Fetihten sonra, Belgrad’a gelinceye kadar Pâdişâhın ölümü vezirlerden ve ordudan çok ustalıkla saklanmıştır. Kütahya’dan aldığı davete göre mâiyetiyle birlikte yola çıkan İkinci Selîm, Belgrad’da seferden dönen ordu ile karşılaşınca, birtakım tedbîrler de alınarak, Pâdişâhın ölümü açıklanmıştı. Koca Gâzi Sultân Süleymân Hân’ın 45 sene, 11 ay, 7 gün sürmüş olan pâdişâhlığının 10 sene, 3 ay, 5 günü seferlerde geçmiştir. Seferde ölen Osmanlı Pâdişâhlarının da dördüncüsüdür. On altıncı asrın büyük şâiri Bâkî, Gâzi Süleymân için yazdığı şâheser mersiyede, onun ölmez hâtırasını, bu gazâların şânına yakışan bir belâgat ile yâd ediyor: “Deşt-i fenâda mürg-i hevâ durmayub döner, iemşîr gibi rûy-i zemîne taraf taraf, Aldun hezâr bütgedeyi mescîd eyledün. Âhir çalındı kûs-i rehîl, itdün irtihâl, Minnet Hud’ya, iki cihânda kılûp sa’îd, Kanûni dünya tarihinin en büyük hükümdarlarından biridir. İmparatorluğu dünyanın en büyük ülkesi durumuna getirmiştir. Avrupalıların “Muhteşem”, Türkler’ in adaletinden, yaptığıkanunlardan ötürü “Kanûnî” dedikleri Sultân Süleymân, Fatih’ten sonra en büyük devlet ve siyâset, Yavuz’dan sonra da en büyük asker olarak kabul edilir. Kanûnî Sultân Süleymân, yuvarlak çehreli, elâ gözlü, arası açık kaşlı, doğan burunlu ve seyrek dişliydi. Söz vehareketleri ölçülü ve nâzik idi. Âlim, şâir ve hakimlerle bulunmaktan hoşlanır, hoşsohbet, kısaca maddî ve mânevî hasletleri şahsında toplamış bir pâdişâhtı. Kanûnî Sultân Süleymân, ilim ve kültür adamlarını himâye eder ve onları desteklerdi. Kendisi de bizzat şâirdi ve bir dîvân tertip etmişti. Şiirlerinde “Muhibbî” mahlâsını kullanmıştır. Belli başlı Osmanlı şuarâ tezkîreleri onun edebî yönünden bahseder. Tezkire sâhiplerinden Sehî Bey, Âşık Çelebî, Beyânî, Riyâzî Hasan Çelebî, Lâtîfî ve Seyyîd Rızâ, Kanûnî’ den övgü ile bahsederler. Kanûnî Sultân Süleymân “Muhibbî” mahlâsıyla yazdığı şiirlerinde şekil ve muhtevâ itibariyle klâsik dîvân edebiyatı geleneğini sürdürmüştür. Kullandığı vezin ve nazım şekilleriyle konular, mefhumlar ve manzûmeler klâsik edebiyatımızdan farklı değildir. Uzun süren saltanat ve yorucu seferlerin yükünden koca bir dîvân tertip etmeğe Dîvânının, başta Topkapı Sarayı ve İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi olmak üzere birçok kütüphânede elyazması nüshası vardır. Ayrıca 1308 (1890/91)’de Âdile Sultân tarafından Matbaa-i Osmaniye’de bastırılmıştır. Muhibbî Dîvânı’nın Coşkun Ak tarafından şimdiki yeni alfabemizle izahlı olarak hazırlanan nüshası, “Muhibbî Dîvânı” adı altında 1987 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığınca yayımlanmıştır. Şiirlerinden örnekler: T E V H Î D Hârdan güller bitürdün nahlden hurmâ-yı ter Kimine virdün bihişt ü hilât ü tâc ü kemer Kiminün kaddini kıldun serv ü ar’ardan yüce Rûzi rûflen eyledün emrünle gün itdi tulu’ Güller ile gülşen içre hârı kıldun hem-nişîn Zâhide erzânı k›ldun kevser ü hûr u bihişt N A ‘ T Gitmesün nâm-ı şerifün bu dilümden dem-be-dem Umaram herbir adun başka şefâ’at eyleye Çünki denildi ana ve’ş-şems dahi ve’d-duhâ Trabzonlu Meflhurlar Ansiklopedisi Eğnüne hil’at yeterken bir palâs ü bir abâ Bu Muhibbî tevbe eyler tevbesin eyle kabûl
|
|||
| Son Güncelleme ( Wednesday, 24 October 2007 ) | |||